|
MEKKE-İ MÜKERREME:
 |
Kâbe;
Allah Teala'nın rızası için yeryüzünde ilk inşa edilen mescid;
Beytullah'ın bulunduğu mukaddes şehir. Bu şehirin Kur'an-ı
Kerim'de geçen Bekke, Ümmü'l Kura ve Beledü'l-Emin şeklinde
değişik isimleri vardır.
Mekke, Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde Kızıldeniz kıyısındaki
Cidde limanının yüz km. doğusunda olup güneyinde aynı uzaklıkta
sayfiye yeri olan Taif şehri bulunmaktadır. Medine'ye olan
uzaklığı ise yaklaşık olarak 400 km'dir. Kâbe ve onu çevreleyen
Mescid-i Haram, şehrin ortasında bulunur. Hemen yanında
Safa ve Merve tepeleri bulunmaktadır. Mekke'nin havası,
bilhassa yaz aylarında oldukça sıcaktır. Kış aylarında ise
latif bir havası vardır. Her tarafı taş kayalar ile çevrili
olan Mekke'de tek su kaynağı Zemzem'dir.
|
Çok
az yağmur alan ve kurak bir iklime sahip olan Mekke'de kuraklığın
bazen dört yıl sürdüğü olurdu. Yemen taraflarını mümbit hale getiren
meltem yağmurlarının buraya kadar ulaşan kısmı şehrin doğu tarafında
birbirini takip eden tepeler ve yamaçlarda biriken yağmur suları
halinde bir araya gelerek şehrin merkezine doğru akar ve Harem'in
avlusuna ulaşırdı. Kışın nem oranının yükselmesi ile bazen çok
şiddetli yağan yağmurlar, bir sel halinde şehrin bulunduğu alçak
bölgenin sular altında kalmasına sebep olurdu. Mekke için bir
felaket halini alan ve Beytullah'ı tehdit eden bu problemin çözümlenmesi
için Mekke'nin fethine kadar hiçbir çabanın gösterilmediği görülmektedir.
Raşit Halifeler döneminde Mekke'yi bu sel baskınlarına karşı korumak
için bazı önlemler alınmıştır.
Mekke
ve etrafındaki arazilerin taşlık oluşu ve suyun yokluğu
ziraat için hiçbir faaliyete izin vermemektedir.
Kâbe'nin inşasıyla ilgili olarak; Taberi'nin Ebu Zer'den
(r.a.) naklettiği bir hadisi şerifte şöyle denilmektedir:
"Ya Rasulullah! Yeryüzünde ilk mescid hangisidir."
dedim. O; "Mescid-i Haram'dır." dedi. "Sonra
hangisidir." dedim. "Mescid-i Aksa'dır."
dedi. Aralarında kaç yıl olduğunu sorduğumda da; "kırk
yıl" dedi. (Taberi, Tefsir, IV, 8-9) Mescid-i Aksa'nın
inşası Hz. Süleyman (a.s.) tarafından bitirilmiştir.
Mescid-i Aksa'nın Beytullah'tan kırk yıl sonra inşa
edilmesi haberi, Süleyman (a.s.)'ın bu mescidi ikinci
kez inşaya başlamış olması anlamına gelir. Çünkü bu
habere göre Mescid-i Aksa'nın bulunduğu yerde, bizzat
İbrahim (a.s.) veya oğlu İshak (a.s.) tarafından bir
mescid inşa edilmiş olmalıdır.
|
 |
|
Zemzem
kuyusundan su ihtiyacını karşılayan hacılar
|
|
Hz.
Hacer, henüz süt çocuğu olan İsmail ile Allah Teala'nın emri doğrultusunda
Mekke'ye bırakıldığı zaman Mekke, su kaynağına sahip olamayan
ve yakınlarında hiçbir insan topluluğunun bulunmadığı bir yerdi.
Yanlarındaki suyun tükenmesi üzerine Hz. Hacer'e sunulan zemzem
suyu bu vadiye yeni bir gelecek hazırlamıştı. Zemzem suyuyla birlikte
bu bölge şehirleşmeye başladı.
İbrahim (a.s.) sürekli olarak Mekke'ye gelip Hz. Hacer ve oğlu
İsmail'i ziyaret ediyordu. Yine bir defasında Mekke'ye geldiğinde,
Allah Teala'nın kendisine buraya bir "beyt" yapmasını
emrettiğini söylemiş ve İsmail (a.s.) ile birlikte Kâbe'nin inşasına
başlamışlardı. Beytullah'ın tamamlanmasından sonra Allah Teala
haccın nasıl yapılacağını İbrahim (a.s.)'a bildirmiş ve Mescid-i
Haram'a giren herkesin emniyet ve güvenlik içinde bulunduklarımı
hükmünü getirmişti. "Orada apaçık ayetler (ve) İbrahim'in
makamı vardır. Kim oraya girerse o güvenliktedir..." (Al-i
İmran: 97)
Daru'n Nedve, İslam'dan önce Mekke şehir devletinin parlamentosu
niteliğindeki yapısıdır. Daru'n Nedve en hareketli günlerini kuruluşundan
uzun zaman sonra, Rasulullah (s.a.v.)'ın davetini engellemek ve
insanları sindirmek için yapılan toplantılar sebebiyle yaşamıştır.
İslam öncesinde Mekke'de dini hayat tamamen putperestlik üzerinde
bina edilmişti. Mekkeli müşrikler Allah'ı her şeyin yaratıcısı
olarak kabul ederken bir çok meselede putları ona ortak koşarlar
onları kendine ilah edinirlerdi.
Mekke'de İslam öncesine ait oturmuş bir hukuki sistemin varlığından
sözedilmesi mümkün değildir. Halk ihtilafa düştüğü konularda kabile
reislerinin hakemliğine başvururdu. Onların haksız kararlarına
itiraz edebileceği herhangi bir makam bulunmadığı için kişiler
ve kavimler hak aramada kaba kuvvete başvururlardı.
Mekke, tarım açısından hiçbir özeliği olmayan susuz ve taşlık
bir arazide kuruludur. Bu durumda halk, geçimini sağlamak için
ticari faaliyetlere yönelmek zorunda kalmıştır. Bu yüzdendir ki
diğer bölgelere nazaran Mekke'nin Arabistan yarımadasına önemli
ve merkezi bir yeri vardır. Mekke'deki ticari faaliyetler, yaz-kış
yoğun bir şekilde kesintisiz olarak sürerdi.
Bu ticari faaliyetler, yıl boyu bütün Arabistan Yarımadası'nı
dolaşacak şekilde düzenlenen panayırlar ve Suriye, Filistin ve
Yemen taraflarına düzenlenen kervanlarla yapılmaktaydı.
Mekke civarında Ukaz, Mecenne ve Mina panayırları Mekke'ye ihtiyaç
duyduğu malları sağlarken aynı zamanda ticaretin hareketlenmesine
ve Mekkeli tüccarların bolca kazanç sağlamalarına imkan veriyordu.
"Yaz ve kış yolculuğunda onları (güvenliğe kavuşturduğu ya
da başkalarıyla) ısındırıp yakınlaştırdığı için, şu Ev (Ka'be)in
Rabbine kulluk etsinler." (Kureyş: 2-3)
Mekkelilerin düzenledikleri kervanlarda mallar, sadece develerle
taşınırdı.
Mekke'nin coğrafi açıdan bulunduğu özel konumu, etrafındaki devletlerin
dikkatini çok eski devirlerde bile üzerine çekmekte idi. Mekke'nin
İslam'dan önceki tarihi için en önemli olaylardan birisi şüphesiz
ki, Habeş krallığının Yemen valisi, Ebrehe'nin Mekke'ye düzenlediği
askeri seferdir. Ebrehe, Hristiyan olan Habeş kralına yaranmak
için çok mükemmel bir şekilde inşa ettirdiği kiliseyi Kâbe gibi
bütün insanların yöneldiği bir mekan yapmak için girişimlerde
bulundu. Fakat bu çabası istediği şekilde sonuç bulmadı. Bunun
üzerine içinde fillerin de bulunduğu ordusuyla Kâbe'yi yıkmak
için harekete geçti. Fil suresinde de anlatıldığı gibi Allah tarafından
büyük bir yenilgiye uğratıldı.
Rasulullah'ın risaletle görevlendirilmesinden sonraki on üç sene
boyunca Mekke'deki cahili yaşantıda ve siyasi ilişkilerde pek
bir değişiklik olmamıştı. Hicretin 8. yılında Rasulullah (s.a.v.)'e
boyun eğen Mekke, Allah Teala'nın mübarek kıldığı, İslam dininin
merkezi olarak, şirkten, putperestlikten ve bütün diğer hurafelerden
arındırılmış yeni bir hayata kavuştu.
Sonuç olarak Mekke, İslam'ın ve İslam ümmetinin kutsal bir beldesidir.
Bu bölgenin, bilhassa Harem-i Şerif'in içerisinde insanlar, tam
bir güvenlik içerisindedirler.
KÂBE:
Sözlükte
dört köşeli veya küp şeklinde olmak anlamlarındaki ka'b kökünden
gelen ka'be "Küp şeklinde nesne" demektir. Kur'an-ı
Kerim'de: Beyt; Beytullah; Beytu'l Atik; El-Beytul-Haram; El-Beytul-Muharrem;
El-Beytul-Mamur; El-Mescidu'l-Haram isimleri ile de işaret edilmiştir.
Kâbe'nin merkezinden dört köşesine (rükn) çekilecek hatlar yaklaşık
olarak dört ana coğrafi yönü gösterir. Bunlardan doğu yönünü gösteren
köşeye Rüknülhacerülesved, güneyi gösteren köşeye Rüknülyemani,
batıyı gösteren köşeye Rüknülgarbî, kuzeyi gösteren köşeye de
Rüknülırakî denilir.
Kâbe'nin ilk defa ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı hususunda
ihtilaf vardır. Kur'an-ı Kerim'de Kâbe'ile ilgili olarak şu ayetler
yer almaktadır: "Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet
kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev - mabet - Mekke'deki
-Kâbe-dir." (Ali İmran: 3/96); "Biz
beyti insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz
de İbrahim'in makamını namaz yeri edinin. Biz İbrahim ve İsmail'e,
"Tavaf eden, ibadete kapanan, rükû ve secde edenler için
evimi temiz tutun" diye emretmiştik. İbrahim, "Rabbim,
burayı emin bir şehir yap! Halkından Allah'a ve ahiret gününe
iman edenleri çeşitli meyvelerle rızıklandır." dediğinde
-Allah-, "Kim inkâr ederse onu kısa bir süre -dünyada- faydalandırır,
sonra da cehennem azabına sürüklerim. O ne kötü bir akıbettir!"
demişti. Bir zamanlar İbrahim İsmail ile beraber evin temellerini
yükseltirken, "Ey rabbimiz, bizden kabul buyur! Şüphesiz
sen işitensin, bilensin" demişlerdi." (Bakara:
2/125-127); "Bir zamanlar İbrahim'e beytin yerini
göstermiş -ve şöyle demiştik-: Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf
eden, kıyamda bulunan, rükû ve secde edenlere evimi temiz tut."
(Hac: 22/26); "İnsanlar arasında haccı ilân
et ki gerek yaya olarak gerekse nice uzak yol ve diyarlardan yorgun
argın gelen, zayıf develer üzerinde, kendilerine ait birtakım
yararları müşahede etmeleri, Allah'ın kendilerine rızık olarak
verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah'ın ismini
anmaları -kurban kesmeleri- için sana -Kâbe'ye- gelsinler. Artık
ondan hem kendiniz yiyin hem de fakir ve yoksullara yedirin. Sonra
kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve eski evi
tavaf etsinler. Kim Allah'ın yasaklarına saygı gösterirse bu,
Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır." (Hac:
22/27-29) Bu ayetlerden Kâbe'nin Hz. İbrahim'den önce de var
olduğu, ancak yıkılıp uzun zaman içinde yerinin kaybolduğu ve
İbrahim tarafından bulunarak yeniden yapıldığı anlaşılmaktadır.
Fakat Hz. İbrahim'den önce kimin tarafından inşa edildiği hususunda
Kur'an'da herhangi bir bilgi yoktur. bununla birlikte bazı kaynaklarda
ilk yapanların Hz. Adem yahut oğlu Şit, hatta onlardan daha önce
melekler olduğuna dair birçoğu İsrailiyât kaynaklı, mübalağa ve
efsane unsurlarıyla süslü, bir kısmı da sembolik anlamlar taşıyan
rivayetler yer almaktadır.
Kâbe'yi ziyaret, Hz. İbrahim zamanından putperestliğin yayılışına
kadar tevhid esaslarına uygun olarak sürdürülmüştür. Mekke'de
putperestliğin başlamasıyla müşrikler Kâbe ve çevresine çok sayıda
put dikerek burayı puthaneye çevirdiler; ayrıca zaman içerisinde
tavafı çıplak yapmaya başladılar. Hz. İbrahim'in dininde bağlı
Hanifler gibi birçok kişi ise Kâbe'yi putperest anlayışın dışında
ziyarete devam etti. Mekke müşrikleri Kâbe'yi ve etrafını putlarla
doldurmalarına rağmen hiçbir zaman onu bu putlara nispet etmemişler,
daima Beytullah olarak görmüşlerdir. Fakat kendilerini Allah'a
yaklaştırdığına inandıkları putlara kurban kesip dua etmekten
de vazgeçmemişlerdir. Müşrikler bir yandan da Kâbe'nin imarına
çalışır ve hacılara ücretsiz olarak su ve yemek dağıtırlardı.
Kâbe hizmetleri, Hz. İbrahim ve İsmail'in Kâbe'yi yapması ile
birlikte başlar. (Bakara: 125; Hac: 26) ve bu göreve toplumun
şeref ve saygınlık bakımından önde olan kişi ve kavimler sahip
çıkarlardı. Kâbe'nin bakımı her dönemde kişilerin arzuladıkları
bir görev olmuştur.
Kureyşliler'e itibar ve ticarî avantaj sağlayan Kâbe kıskançlık
ve düşmanlıkların da odak noktası olmuş, Habeşistan'ın Yemen valisi
Ebrehe Mekke'yi ele geçirip burayı yıkmak isterken bazı Arap kabileleri
de kendilerine yeni Kâbeler yapmış ve diğer Araplar'ın Mekke'ye
gitmesine engel olmaya çalışmışlardır. Yeni yapılanlar içinde
özellikle Gatafanlılar'ın, Becile, Has'am, Ezd, Hevazinliler'in,
Taifliler'in ve Necranlılar'ın Kâbeleri önemliydi. Bunların da
aynen Beytullah gibi haremi, nazırları, üzerlerinde kisveleri
vardı; hatta Safa ve Merve gibi sa'y yapılan yerleri dahi bulunuyordu.
Çeşitli kabileler haram aylarda buralara hacca gelirler ve mabedi
tavaf edip kurban keserlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke'nin
fethinden sonra hepsini yıktırmıştır.
Cahiliye devrinden itibaren önemli görülen bazı belgelerin Kâbe
duvarlarına asıldığı bilinmektedir. Bu dönemin yedi meşhur şairinin
"el-muallakatu's-seb'a" adı verilen şiirleri, İslam'ın
başlangıcında müşriklerin Müslümanlara uygulayacakları ambargoya
dair aldıkları kararın metni bunlar arasındadır. İslam döneminde
yasaklanmadan önce başvurulan nesî' uygulaması da (haram ayların
yerlerinin değiştirilmesi) Kâbe'de ilan edilmekteydi.
Fıkıh:
|
Kâbe,
yeryüzündeki ilk ibadet yeri olmasının yanı sıra özellikle
namaz ve hacla ilgili belirli şartların yerine getirilmesi
bakımından da ayrı bir öneme sahiptir. Kâbe'nin bulunduğu
yöne yani kıbleye doğru yönelmek namazın şartları arasında
yer alır. Hz. Peygamber'in Mekke'de iken namazlarını Kâbe'ye
veya Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya doğru yahut her ikisini
önüne alacak şekilde kıldığına dair farklı rivayetler bulunmakla
birlikte Medine'ye hicret edince on altı veya on yedi ay
Kudüs'e yönelerek namaz kıldığı ve, "Yüzünü Mescid-i
Haram tarafına çevir, siz de yüzünü onun bulunduğu yöne
çevirin" mealindeki ayetle (Bakara: 2/144)Kâbe'nin
kıble yapıldığı bilinmektedir.
|
|
|
|
Kabe,
Müslümanların kıblesidir.
|
|
Hac ve umre ibadetinin rükünlerinden biri olan tavaf da Kâbe'nin
etrafında yapılır. Kâbe sola alınmak suretiyle Hacerülesved'in
bulunduğu köşeden ya da hizasından başlayarak Kâbe'nin etrafında
dönüp aynı noktaya gelindiğinde bir şavt yapılmış olur. Bir tavaf
ise yedi şavttan meydana gelir.
Kıble ve tavafın merkezi olmasından başka içine girilmesi ve orada
namaz kılınması gibi hususlarda da Kâbe fıkhî hükümlere konu olmuştur.
Fakihlerin büyük çoğunluğu Kâbe'nin içinde namaz kılmanın caiz
olduğu görüşündedir.
HAREM
[Mekke
ve Medine şehirleriyle çevrelerindeki belirli bölgeler için kullanılan
terim.]
Sözlükte
"yasaklanmış, korunmuş dokunulmaz" manasına gelen harem
kelimesi haram ile eş anlamlıdır. Terim olarak Mekke ve Medine'nin,
sınırları Hz. Peygamber tarafından çizilen çevresi için kullanılır.
Bu bölgelere harem adının verilmesi, zararlılar dışındaki canlıların
öldürülmesi ve bitki örtüsüne zarar verilmesinin haram kılınmış
olmasındandır. Bundan dolayı Mekke'ye, el-Beledü'l Haram denildiği
gibi; Kabe, el-Beytü'l-Haram; çevresindeki mescid de el-Mescidü'l-Haram
diye anılmaktadır. Mekke hareminin dışında kalan bölgeye ise Harem'deki
yasakların buralardan kalkması sebebiyle "Hill" denilmiştir.
Herhangi bir coğrafi alana veya yapıya kutsallık atfedilerek diğer
mekanlardan ayrı tutulması geleneği, farklı şekillerde de olsa
hemen hemen bütün dinlerde mevcuttur. İslam dininde kutsal olan
mekanlar Kur'an ve Sünnet'ten tespit edilir. Bu mekanların kutsallığının
delili dinin asıl kaynaklarıdır.
Mekke
Haremi:
 |
|
Mekke
Haremi ve Sınırlarını Gösteren Harita
|
|
İslam
alimleri arasındaki genel kabule göre Mekke şehri ve "alem"lerle
sınırlı çevresi Allah tarafından harem kılınmıştır. Nitekim
Kuran'da, "Biz onları kendi katımızdan bir rızık olarak
her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz
bir yere yerleştirmedik mi?" (Kasas: 57) "Çevrelerinde
insanlar kapılıp götürülürken bizim "Mekke'yi güvenli
dokunulmaz bir yer yaptığımızı görmediler mi?" (Ankebut:
67) mealindeki ayetler, Mekke'yi dokunulmaz ve güvenli (haremen
aminen) bir bölge olarak nitelendirmektedir. Öte yandan
İbn Abbas'ın rivayetine göre Hz. Pegamber
|
Mekke'nin
fethedildiği gün yaptığı bir konuşmada, Allah'ın bu beldeyi yerleri
ve göğüyarattığı gün haram kıldığını ve kıyamete kadar da haram
kılacağını belirtmiştir. (Buhari, Müslim) Ancak Abdullah b. Zeyd
b. Asım tarafından nakledilen başka bir hadiste Mekke'yi Hz. İbrahim'in,
Medine'yi de Hz. Muhammed'in haram kıldığı rivayetleri yer alır.
(Müslim) Bu iki rivayet arasında ilk bakışta göze çarpan çelişkiyi
Maverdi gibi bazı alimler, Allah'ın yeri ve göğü yarattığı günden
itibaren Mekke'yi harem kıldığı, fakat bu özelliğin Hz. İbrahim'den
önceki dönemlerde unutulduğu, Hz. İbrahim'in de bölgeye önceki
statüsünü iade ettiği şeklinde açıklama yaparak gidermeye çalışırlar.
Bazı bilginler de Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gün levh-i
mahfuza, Hz. İbrahim'in O'nun emriyle Mekke'yi haram kılacağını
kaydettini söylemişlerdir. (Müslim) Nitekim iki ayette, Hz. İbrahim'in
Mekke'yi güvenli bir şehir (beleden aminen) kılması için Allah'a
dua ettiği belirtildiği gibi (Bakara: 126; İbrahim: 35) bir ayette
de Mekke'den güvenli şehir (el-beledü'l emin) diye söz edilmiştir.
(Tin: 3) Medine yönünde Tenim (günümüzde Mescidü Aişe olarak bilinmektedir).
Yemen Tarafında Edaetü Libn, Cidde istikametinde Hudeybiye'nin
uç noktasındaki Münkatıu'l-a'şaş, Cirane cihetine Abdullah b.
Halid mahallesi, Irak yönünde Zatüırk yolu üzerinde Cebelünnakva,
Karnülmenazil yolu üzerinde Cebelülmakta, Taif yönünde Arafat
yakınındaki Urene vadisi Mekke hareminin sınırlarını teşkil etmektedir.
Mescid-i Haram ile bu sınırlar arasındaki mesafeler yaklaşık 6-18
km. arasında değişmektedir. İlk defa Hz. İbrahim tarafından tesbit
edilen Harem'in sınır noktaları "alem" adı verilen taşlarla
işaretlenmiştir. Ana yolların üzerindeki alemler açıklayıcı bilgilerin
yazıldığı duvar v.b. bir yapı şeklinde iken diğer alemler genel
olarak bir taş yığınından ibarettir. Bu alemler tarih boyunca
çeşitli dönemlerde yenilenerek Harem'in sınırlarının belirgin
kalmasına özen gösterilmiştir.
Harem'in kendine has özelliği dolayısıyla gerek bu alanda barınan
halkın gerekse hac, umre veya başka bir amaçla Harem'i ziyarete
gelenlerin riayet etmesi gereken özel hükümler bulunmaktadır.
Medine
Haremi:
Hanefi
mezhebine göre Medine-i Münevvere'nin özel hükümler gerektiren
bir haremi yoktur. Nitekim Hz. Peygamber, yavru kuşla oynarken
gördüğü bir çocuğu bundan menetmemiştir. (Buhari, Müslim) Eğer
Medine'nin haremi olsaydı bu haremin sınırları içinde avlanmak
yasaklanırdı. Rasul-i Ekrem de o kuşun alıkonulmasına izin vermezdi.
(Tahavi, IV, 195) Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre ise
Medine'nin de Mekke gibi belli sınırları ve özel hükümleri olan
bir haremi vardır. Çünkü Hz. Peygamber, "İbrahim Mekke'yi
haram kıldığı gibi, ben de Medine'yi haram kıldım" demiştir.
(Müslim) Buna göre Medine Haremi'nde de ağaçların kesilmesi ve
av hayvanlarının avlanması haramdır. (Müslim) Ancak Hanefi fakihi
Tahavi, Rasul-i Ekrem'in, "Onlar Medine'nin süsüdür"
diyerek kalelerin yıkılmasını yasaklamasına benzettiği söz konusu
hadis Medine'nin harem bulunduğuna delil sayılmayıp sadece şehrin
tabii güzelliğinin korunmasını amaçlayan bir ifade olarak görmüştür.
(Şerhu Me'ani'l-aşar, IV, 193-194)
Varlığını kabul edenlere göre Medine Haremi'nin sınırları güneydeki
Ayr'dan kuzeydeki Küçük Sevr'e kadar uzanmakta (Buhari, Müslim),
buna göre Uhud dağı Harem dahilinde kalmaktadır. Doğu ve batı
yönlerindeki sınırları ise hare (labe) diye anılan iki kara taşlık
mevkidir. (Müslim) Bunlardan doğudaki Harretü Vakim, batıdaki
ise Harretülvebre diye anılır. Böylece Medine Haremi, yarıçapı
yaklaşık 22 km. olan bir daireden ibarettir.
Medine
Haremi'nin Mekke Haremi'nden farklılık arzeden başlıca hükümleri
şunlardır:
Bütün fakihlere göre Medine'ye ihramla girilmesi şart olmadığı
gibi lüzumu halinde geçici bir süre için gayri müslimlerin girişine
izin verilmesi de caizdir. Medine Haremi'ne has bir ibadet veya
kurban yoktur. Medine Haremi'nin ağaçlarını ihtiyaç duyulan eşyanın
yapımında kullanmak (Buhuti II, 474), otunu da hayvanlara yedirmek
caizdir. (Ebu Davud) Ulemanın çoğunluğuna göre ağacını kesmenin,
otunu yolmanın ve hayvanını avlamanın da herhangi bir cezası yoktur.
Şafii'nin eski görüşü ile Ahmed b. Hanbel'den gelen bir rivayete
göre ise bunlara ceza uygulanır. Medine Haremi dışında avlanan
kimsenin avını harem alanına sokmasında bir sakınca görülmemiştir.
Ancak Malikiler'e göre bu ruhsat sadece Medineli avcılar için
geçerlidir. Mescid-i Nebevi'de kılınan namaz, Mescid-i Haram hariç
diğer mescidlerde kılınanlardan daha faziletli sayılmıştır.
MESCİD-İ
HARAM:

El-Mescidü'l-Haram,
Mekke'de Kâbe'nin bulunduğu alandaki caminin adıdır. Hürmet ve
saygı gösterilmesi gereken mescit anlamında bu ad verilmiştir.
Yeryüzünde inşa edilen ilk mescit ve Müslümanların kıblesidir.
Buraya Mescid-i Haram denildiği gibi, Harem-i Şerif de denir.
Açık bir alan üzerinde bulunan Kâbe, Makam-ı İbrahim ve zemzem
kuyusu bu mescidin birer parçasıdır.
Mescid-i Haram terkibi Kur'an-ı Kerim'in çeşitli ayetlerinde geçer.
Bazı ayetlerde, müşriklerin, halkın Mescid-i Haram'a girmesini
engellemelerinin büyük bir günah olduğu belirtilir: "Allah
yolundan alıkoymak, O'nu inkâr etmek, insanları Mescid-i Haram'dan
menetmek ve oranın halkını yerinden çıkarmak, Allah katında daha
büyük bir günahtır." (Bakara: 217), "Sizi, Mescid-i
Haram'dan menettiği için bir kavme olan kininiz, sakın sizi, onlara
karşı tecavüze sevketmesin." (Maide: 2)
İslam'ın ilk yıllarında ibadetlerde kıble Kudüs'teki Mescid-i
Aksa iken hicretten sonra onaltıncı ayda, kıble Mekke'deki Mescid-i
Haram'a çevrilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de bu değişiklik şöyle açıklanır:
"Bu elbette, Rabbinden gelen bir gerçektir. Allah, yaptıklarınızdan
habersiz değildir." (Bakara: 149), "Yüzünü çevirip durduğunu
görüyoruz. Seni sevdiğin kıbleye mutlaka çevireceğiz. Hemen yüzünü
Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey müminler! Siz de nerede olursanız
olun, yüzünüzü Mescid-i Haram tarafına çevirin." (Bakara:
144)
Diğer yandan saldırı olmadıkça Mescid-i Haram çevresinde savaş
yapılması yasaklanmıştır. "Mescid-i Haram'ın yanında onlar,
sizinle savaşa çıkmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Eğer orada
sizinle savaşırlarsa onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir."
(Bakara: 191)
Mescid-i Haram, önceleri Kâbe'nin çevresinde tavaf edenlere ayrılmış
bir alandan ibaretti. Asr-ı Saadette ve Ebu Bekir (r.a.)'ın halifeliği
döneminde mescidin çevresinde duvar yoktu. Etrafı evlerle çevrili
idi. Zamanla hacıların kalabalıklaşması ve sıkışıklık meydana
gelmesi üzerine kenardaki evler satın alınıp yıktırılmış ve çevresine
duvar çektirilmiştir. Mescid, Emeviler, Abbasiler, Osmanlılar,
Suudlular zamanında çeşitli tamirler görmüş ve değişikliklere
uğramıştır. Şimdiki haliyle Kâbe'ye yakın olan kısmın üzeri açık,
dış kısmın üzeri kapalıdır. Kapalı bölüm say mahallini de içine
alacak şekilde genişletilmiştir.
Mescid-i Haram, yeryüzündeki mescitlerin en faziletlisidir. Burada
kılınan bir namaz başka mescitlerde kılınan bin namazdan daha
efdaldir. Bir hadis-i şerifte: "Mescidimde kılınan bir namaz,
Mescid-i Haram hariç, başka mescitlerde kılınan bin namazdan daha
efdaldir." (İbn Mace)
Fazilet bakımından Mescid-i Haram'dan sonra Mescid-i Nebi, ondan
sonra da Mescid-i Aksa gelir. Bir başka hadis-i şerifte de şöyle
buyrulur: "(Fazla sevap umarak) Yalnız şu üç mescide gitmek
üzere yolculuk yapılabilir. Mescid-i Haram, Mescid-i Nebi ve Mescid-i
Aksa" (Buhari)
ARAFAT

Mekke'nin
yirmi kilometre uzaklığında ve doğusunda bulunan bir dağ. Aynı
adı taşıyan ova içinde yaklaşık yetmiş metre kadar yükseklikte
bir tepe görünümündedir. Tepeye koyu yeşil taş yığınları hakimdir.
Arafat'a "Cebelü'r-Rahme" (Rahmet Dağı) de denir.
Hac ibadetinin rükünlerinden biri olan vakfenin yapıldığı yer
olmasından dolayı büyük bir önem taşımaktadır. Bu dağın, ismini
nasıl aldığı hakkında çeşitli görüşler vardır:
Rivayetlere göre Hz. Adem (a.s.) ile eşi Hz. Havva Cennet'ten
çıkarıldıktan sonra yeryüzüne indirilmiş ve bir müddet ayrı kalıp
nihayet Arafat Dağı'nda buluşmuşlardır. Buluşma anlamına gelen
"Ta'arrefe" kelimesinden alınmış ve buraya Arafat denilmiştir.
Bu ismin ve rivayetin Hz. Adem (a.s.) zamanından beri nesilden
nesile aktarılmış olduğu ifade edilmektedir. İsmin nereden geldiğine
dair diğer bir rivayet de hacıların Arafat dağındaki vakfeleri
sırasında Allah'ın yüceliğini, kendilerinin ihtiyaç ve kulluklarını
"itiraf" ettiklerinden dolayı buraya Arafat adının verildiği
söylenmektedir. Bu konu ile ilgili diğer bir üçüncü görüş ise
şöyledir: "Hac ibadetinin önemli bir rüknü olan vakfeyi tamamlayanlar
manevi bir kokuya (Arf) büründükleri için bu anlamda bu dağa Arafat
adı verilmiştir.
Cenab-ı Hak bu dağın adını Kuran-ı Kerim'de şöyle zikretmiştir:
"..Arafat'tan ayrılıp (seller gibi) akın edince Meşarü'l
Haram'da Allah'ı zikredin.." (Bakara: 198)
Hac ibadetini yerine getirmek üzere orada bulunan Müslümanlar
Terviye'den (yani Zilhicce'nin sekizinci günü sabah namazını Mekke'de
kıldıktan) sonra Mina'ya, sonra Arefe günü sabah namazını kıldıktan
sonra Arafat'a çıkarlar. Haccın farzlarından biri olan vakfe Arefe
günü zeval vaktinden başlar, nahir günü yani bayramın birinci
günü sabah namazı vaktine kadar süren zaman içinde yapılır. Genellikle
Arafe günü akşamı Arafat'tan ayrılma işlemleri başlar.
Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bir hadisine göre Arafat'ın her yeri
vakfe yeridir. Buna göre vakfe için belli bir yer söz konusu değildir.
Arafat dağında vakfe sırsında Allah'a dua etmek ve isteklerde
bulunmak müstehabdır. Arefe günü Arafat'ta vakfe yapmasının önemi
ve fazileti hakkında Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyururlar: "Cenab-ı
Hakk'ın, Arefe günü (vakfe sırasında) Cehennem'den azad ettiği
kulların sayısı diğer günlerde azad edilenlerle kıyaslanmayacak
kadar çoktur. Allah, Arafe günü vakfe yapanlara yaklaşır. Sonra
onlarla meleklere karşı iftihar ederek "bunlar ne istiyorlar
ki bütün işlerini bırakıp burada toplandılar" der."
(Müslim) Ebu Katade Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet
etmiştir: "Ben Allah'dan umuyorum ki Arefe günü tutulan oruç,
içinde bulunulan seneden önceki ve sonraki seneye kefaret olur."
(İbn Mace, Siyam, 40; Darimi, Savm, 54; Ahmed b. Hanbel, V, 296-297)
Bu hadis şöyle yorumlanır: Eğer küçük günahlar işlemişse yahut
işleyecekse onlar afvedilir, eğer küçük günahı yoksa büyük günahları
hafifletilir, büyük günahı da yoksa derecesi yükseltilir. (et-Tac,
el-Cami'u li'l-Usul, II, 95) Başka bir hadis-i şerifte de şöyle
buyrulur: "Ben şurada kurban kestim, Mina'nın her tarafı
bir kurban yeridir. Konakladığınız yerde kurban kesiniz. Ben şurada
vakfe yaptım. Arafat'ın her tarafı vakfe yeridir..." (Müslim)
MİNA:

Mekke
ile Arafat arasında, ikisini birbirine bağlayan yol üzerinde bir
yer. Burası birinci ve ikinci Akabe bey'atlarında Hz. Peygamber
(s.a.v) ile Medineliler arasındaki görüşmenin gerçekleştiği yerdir.
Kuzeyinde Sabir dağı bulunmaktadır. Akabe Cemresi ile Muhassir
Vadisi arasında kalan yere Mina denilir.
Bu bölgeye Mina adının verilmesiyle ilgili iki görüş vardır:
1. Hz. Adem (a.s.) Mina'dan ayrılmak isteyince Cebrail ona "temenni
et" demiştir. Adem peygamber de Cenneti temenni etmiş. Bundan
dolayı buraya Mina adı verilmiştir.
2. Burada kurban kesildiği kan akıtmak anlamına gelen "Mina"
kelimesi "İmna" kökünden türemiştir. Bu nedenle buraya
Mina adı verilmiştir. Bu görüş daha yaygındır.
Hz. İbrahim, kurban etmek için oğlunu Mina'ya götürür, sonra Hz.
İbrahim'e Allah tarafından bir kurbanlık verilir. Bu kurbanlığın
ne olduğu hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bir çokları bunun koç
olduğunu belirtmektedir. Kur'an-ı Kerim'de bu olay "Ve fidye
olarak ona büyük bir kurbanlık verdik." (Saffat: 107) biçiminde
açıklanır.
Hz. İbrahim, kendisine engel olmak isteyen şeytanı burada taşlar,
burada kurban keser. Hac ibadeti yapanlar da burada kurban keserler
ve şeytan taşlarlar.
Hz. İbrahim'den sonra tevhid inancından uzaklaşan insanlar burada
şenlikler yapmışlar ve gayet güzel münasebetler kurmuşlardır.
Kurban Bayramı'nın birinci günü burada kurban kesilir. Bayramın
birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü günleri de Cemrelere (Ulâ, Vusta,
Akabe) taş atılır. Bu olaya şeytan taşlama denir.
Tarihi Mina ile bu günkü Mina arasında değişiklikler görülmektedir.
Mina, Hac mevsimindeki izdiham göz önüne alınarak Müslümanların
ibadetlerini daha sağlıklı yapabilmeleri için her yıl değişikliğe
uğramaktadır.
MÜZDELİFE

Müzdelife
Mescidi
Mekke'de,
Arafat ile Mina arasında bulunan ve Hac'da Arafat'tan sonra vakfe
yapılan yer. Müzdelife kelimesi "yaklaşmak, yakınlaşmak"
anlamındaki Arapça "zelefe" kökünden türemiştir. Ayrıca
burası, "toplanma, bir araya gelme" anlamında cem adıyla
da anılmaktadır. Burasının bu adlarla adlandırılması değişik şekillerde
yorumlanmıştır. Hz. Adem (a.s.), Hz. Havva ile burada buluşmuş
ve birbirine yaklaşmışlardı. Katade'den yapılan bir rivayette
ise, akşam ile yatsı namazının bir arda kılınmasından dolayı Cem'
adı verildiği söylenmektedir. (İbn Hacer el-Askalani, Fethu'l-Bari,
Mısır 1959, IV,270) Yine, insanların burada toplanarak vakfe ile
Allah Teala'ya yaklaştıkları, Hac esnasında insanların bir araya
gelip toplanmaları yahut Mina'ya yaklaşmış olmaları veya buranın
Allah Teala'ya yaklaşılan bir yer olarak telakki edilmesi vb.
sebeplerden dolayı bu adı almıştır. Bakara suresinin yüz doksan
sekizinci ayetine istinaden buraya, Meşar'ul-Haram da denilmektedir.
(Muhammed İbn Kudame, el-Muğni, Mısır (t.y.), III, 421)
Müzdelife, Mina ile Arafat arasında Mina'ya üç mil mesafede bir
yerde bulunmaktadır. Burası, Arafat'tan Müzdelife'ye doğru gidilirken
Arafat'ın iki geçidinden geçtikten sonra Muhassır vadisine kadar
olan kısmın adıdır. (Ebu İshak el-Harbi, Taberi, Tefsir, Mısır
1968, II, 287; Kitabu'l Menasik, Riyad 1969, 508)
Arafat'ta vakfe, güneş battıktan sonra biter. Bunun peşinden,
Müzdelife'ye gelinir. Akşam ile yatsı namazı, yatsı vaktinden
sonra burada ikisi bir arada kılınır. Bu namaz için tek bir ezan
ve iki kamet getirilir.
Müzdelife'de vakfe, Haccın erkanındandır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle
buyurulmaktadır: "Arafat'tan geri döndüğünüz zaman Meşar-ı
Haram'da Allah'ı zikredin; O sizi hidayete erdirdiği gibi O'nu
zikredin." (Bakara: 198) Meşaru'l-Haram, Arafat dönüşünde
Akşam ile yatsının bir arada kılındığı ve vakfenin yapıldığı yerdir.
Burası, iki Müzdelife dağı arasında kalan yer olup, Arafat geçidinden
başlar ve Muhassır'da son bulur. Arafat geçidi buna dahil değildir.
(Taberi, aynı yer.)
Müzdelife'nin her yerinde vakfe yapılabilir. Ancak efdal olan
Kuzah tepesinin yanında vakfe yapmaktır. Hac emiri, bu tepenin
yanında vakfe yapar. (Alusi, Ruhu'l-Meani, Kahire (ty), II, 88)
İmkan bulabilen kimse vakfesini Kuzah tepesinin üzerine çıkarak
yapar ve Allah Teala'yı zikreder, duada bulunur ve bunu içtenlikle
yapmaya gayret gösterir. Cabir (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadiste,
Rasulullah (s.a.v.)'ın, Meşaru'l-Haram'a (Kuzah tepesi) yaklaştığı
ve üzerine çıkıp Allah Teala'ya duada bulunduğu, tehlil, tekbir
ve kelime-i tevhid getirdiği rivayet edilmektedir. (İbn Kudame,
III, 421)
Allah Teala tarafından Meşaru'l Haram olarak vasıflandırılan Müzdelife'de
namazlar kılınır, vakfe yapılır, ibadet kasdıyla, Haccın menasikinden
olarak orada gecelenir ve Allah Teala çokça zikredilerek, dua
ve niyazda bulunulur.
Usame b. Zeyd (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadiste, Rasulullah
(s.a.v.)'ın Arafat'tan Müzdelife'ye gelirken ne şekilde hareket
ettiği şöyle anlatılır: "Rasulullah (s.a.v.), Arafat'tan
hareket edip Şi'be geldiğinde bineğinden inerek küçük abdest bozdu.
Sonra itinalı bir şekilde abdest aldı. Ben, kendisine; "Namaza
buyurun" dedim. O; "Namaz ilerdedir" diyerek, bineğine
bindi. Müzdelife'ye gelince, bineğinden inerek bu sefer mükemmel
bir abdest aldı, sonra namaz için kamet getirildi ve akşam ile
yatsı namazı bir arada kılındı, İkisi arasında başka bir şey kılmadı."
(Buhari, Müslim)
Müzdelife'de vakfe ve akşam ile yatsı namazlarının burada bir
arada kılınması, Hanefilerce vacib kabul edilmiştir. Fecre kadar
Müzdelife'de bulunmak ise sünnettir. Vakfeyi, fecirden güneşin
doğuşuna kadar olan zaman diliminde yapmak vaciptir. (İbn Abidin,
İstanbul 1984, II, 511) Kadınlar, hastalık veya sıkışıklıktan
kurtulmak gibi bir özürden dolayı Müzdelfe'de vakfeyi kısa yapmalarından
dolayı bir sorumluluk altına girmezler. (İbn Abidin, aynı yer)
Müzdelife'de vakfeyi terk eden kimseye kurban kesmek vacib olur.
Selef ulemasından bir kısmının görüşü böyledir. (el-Muğni, III,
421) Ancak, Alkame, Nehai ve Şa'bi, Müzdelife vakfesini Haccın
farzlarından saydıkları için, burada vakfeyi kaçıran kimsenin
haccının ifsad olacağını söylemişlerdir. Taberi de aynı görüştedir.
Sünnet olan, vakfeye zaman kalması için sabah namazını ilk vaktinde
kılmaktır. Rasulullah (s.a.v.) fecrin hemen peşinden namazını
kılmıştır. (İbn Kudame, a.g.e., III, 420) Ortalık iyice aydınlanıncaya
kadar vakfede bulunmak sünnettir. Bu Şafii ve rey ehlinin kabul
ettiği görüştür. İmam Malik'e göre sünnet olan, ortalık iyice
aydınlanmadan önce Müzdelife'den hareket etmektir. (a.g.e., III,
423)
Müzdelife'den yola çıkılıp, Müzdelife ile Mina arasındaki Muhassır
vadisinin ortasına gelindiğinde, yürüyerek gidenler biraz hızlanırlar,
bineklerle gidenler de normal şekilde yürüyen hayvanlarını biraz
daha hızlandırırlar. Rasulullah (s.a.v.) böyle hareket etmiştir.
Hz. Ömer (r.a.)'ın da böyle hareket ettiği rivayet edilmektedir.
(a.g.e., III.424)
SAFA
VE MERVE

SAFA
Mekke'de,
Beytullah'ın yanında bulunan küçük bir tepe. Hemen karşısında
Merve tepesi bulunmakta olup, bunlar arasında say etmek haccın
menasikindendir. Kelime anlamı, "sert kaya" veya "kayalar"
dır. Hz. Hacer, İbrahim (a.s.) tarafından oğlu İsmail ile birlikte
Beytullah'ın bulunduğu yere bırakıldığı zaman yanlarındaki azık
ve su bittiğinde Safa tepesine çıkmış ve birilerini görebilmek
için etrafa bakınmıştı. Kimseyi göremeyen Hz. Hacer, buradan inerek
karşı taraftaki Merve tepesine çıkmış ve aynı şekilde etrafa bakınmıştı.
Bir şey göremeyince tekrar Safa tepesine geri dönen Hz. Hacer,
bu gidiş gelişi yedi defa tekrarlamıştı. Daha sonra, İbrahim (a.s.),
Allah Teala'nın bildirmesiyle haccın menasikini tespit ederken,
bu iki tepe arasında say etmeyi de bunlar arasına katmıştır. Ancak,
bir zaman sonra, İbrahim (a.s.)'ın dini unutulmuş ve insanlar,
kendilerine putlar edinerek onlara tapınmaya başlamışlardı. Safa
tepesinin üzerine İsaf, Merve tepesinin üzerine de Naile adlarında
iki put dikilmişti. İslamdan sonra haccın ne şekilde yapılacağını
amelî olarak insanlara öğreten Rasulullah (s.a.v.) bu iki tepe
arasında say etmiş ve yanındakilere de say etmelerini bildirmiştir.
Müslümanlardan bazıları önce say etmekten çekindiler. Çünkü onlar,
cahiliyye döneminde say eder ve burada bulunan putlara tapınırlardı.
Onlar, cahili ibadet şekillerinin İslam'la yasaklanmış olduğu
için bu konuda şüpheye düştüler.
Ancak, gerçekten İbrahim (a.s.)'ın zamanından kalma bir ibadet
olan sayın kıyamete kadar sürecek olan ve putperestlikten arındırılmış
şekli Allah Teala tarafından; "Şüphesiz ki Safa ile Merve
Allah'ın şeairindendir. Kim hacceder veya umre yaparsa bunlar
arasında say etmesinde bir beis yoktur." (Bakara: 158) ayetiyle
bildirilince bu şüphe ortadan kalkmıştır. Say edecek kimse, tavaftan
sonra, Safa tepesine çıkarak say'a başlar.
MERVE:
Mekke'de Beytullah'ın yanında bulunan tepe. Parça taşlardan oluştuğu
için Arapça "çakıl taşı" anlamında "Merve"
adı verilmiştir.
Alûsi ise, beyaz yumuşak bir taş çeşidinden olduğunu söylemektedir.
(el-Alûsi, Ruhul-Me'ani, Kahire, t.y. II, 25) Kur'an-ı Kerim'de
bu tepenin, Safa tepesi ile birlikte Allah Teala'nın şe'arinden
oldukları zikredilmektedir:
"Şüphesiz ki Safa ile Merve, Allah'ın şeairi (nişaneleri)ndendir."
(Bakara: 158) Hac veya umre esnasında Beytullah tavaf edildikten
sonra, bu iki tepe arasında sa'y yapılır. Safa, Merve tepesinin
tam karşısında bulunmaktadır. İkisi arasında ise Kudayd denilen
çukur bir bölüm yer alır. Burada, üzerinde İslam'dan önce Evs
ve Hazreclilerin putları olan Menat'ın bulunduğu ve oradan Kudayd'a
inilen Müşellel adında diğer bir tepe vardır.
Hz. İbrahim (a.s.), Hz. Hacer'i oğlu Hz. İsmail, birlikte Allah
Teala'nın emrine uyarak, hiç kimsenin bulunmadığı, yiyecek ve
içecek temin etmenin imkansız olduğu bir yer olan Mekke'ye getirip
bırakmıştı. Yanlarında az bir mikta hurma ile bir testi su vardı.
İbrahim (a.s.), oradan ayrıldıktan sonra çocuk susuzluktan ayaklarını
yere vurarak ağlamaya başlayınca, yanındaki su tükenmiş olan Hz.
Hacer; su bulunan bir yeri görebilmek umuduyla Safa tepesine çıktı.
Etrafa göz attı; fakat, hiçbir şey göremedi. Bunun üzerine karşı
tarafta bulunan Merve tepesine doğru gitti. Merve tepesine çıkıp
etrafa bakındı; ancak yine bir şey göremedi.
O zaman, bu iki tepe arasında bulunan ve Kudayd denilen yer oldukça
çukurdu. Hz. Hacer buraya indiği zaman oğlu İsmail'i bıraktığı
yerde görmesi mümkün olmuyordu. Bunun için, bu çukura geldiğinde
burayı hızlı adımlarla geçiyordu. Bu gidip gelmeler yedi defa
tekrarlanmıştı. Merve tepesinden çocuğunun yanına, onun ayaklarının
dibinden su kaynadığını gördü ve onun akıp gitmesini önlemek için
etrafını çevreledi. (İbn Cerir et-Taberi, Tarih, Beyrut 1967,
I, 257-258; Ayrıca bk. Zemzem mad.)
Safa ve Merve arasında sa'y yapmak, haccın menasikindendir. Allah
Teala, İbrahim (a.s.)'a nasıl hac yapacağını bildirirken, bu iki
tepe arasında Hz. Hacer'in yaptığı şekilde sa'y etmesini ona emretmişti.
(Taberi, Tefsir, Mısır 1968, II, 44)
Ancak, Mekke ve çevresinde yaşayan insanlar bir müddet sonra,
Allah Teala'nın beyan buyurduğu ibadet şekillerinden sapmalar
göstermiş ve bu ibadetler arasına putlara tapınmayı da sokarak
şirke düşmüşlerdi.
Mekke'nin fethi ile birlikte bütün putlar kırılmıştı. Ancak, şirki
terk edip Müslüman olanlar, cahiliye döneminin her şeyini reddetmeyi,
Allah Teala'nın vahdaniyetine iman etmenin temel şartı olarak
kabul ettiklerinden, cahiliye döneminde, cahili adetler üzere
hac yaparken yerine getirdikleri bir hareket olan sa'y yapmayı
şirke düşürecek bir iş olarak telakki ediyorlardı. Onlar, Rasulullah
(s.a.v) ile birlikte hac ibadetini ifa etmeye başladıklarında
sa'y konusunda şüpheye düşüp, şöyle dediler: "Biz nasıl olur
da burada sa'y yarasız. Biz putlara saygı göstermenin ve Allah'tan
başka şeylere tapınmanın şirk olduğunu öğrendik. Bizim cahiliye
çağımızda burada yaptığımız da bu iki tepede bulunan putlara tapınmaktan
başka bir şeye değildi. İslam geldiğinde, Allah'tan başkasına
tapınmak yasaklanmıştır." Bunun üzerine Allah Teala, putlardan
temizlenmiş olan bu yerde sa'y etmek hakkında şu ayet-i kerimeyi
nazil etmiştir: "Şüphesiz ki Safa ile Merve Allah'ın şeairi
(nişaneleri)ndendir. Artık kim ki, hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi
ziyaret ederse bunlar arasında tavaf etmesinde kendisine bir günah
yoktur." (Bakara: 158, Taberi, Tefsir, II, 45)
MEŞ'ARU'L
- HARAM

Meş'ar;
bilmek, anlamak, hissetmek anlamındaki "şuur" mastarının
yer ismidir. Hissetme, duyma, bulma yeri, hac sırasında ziyaret
edilecek yerlerden her biri. Haram da; yasak, haram, saygı duyulan
demektir. Meş'aru'l-Haram tamlaması; sözlükte saygıya değer, ibadet
alameti taşıyan ve yer anlamına gelir. Müzdelife'nin bir başka
adı yanında, Meş'aru'l-Haram, Müzdelife'de bulunan ve Cebel-i
Kuzah da denilen, üzerinde "mikade" adlı silindir biçiminde
bir taş olan tepenin adıdır.
Önceleri burada odunlarla ocaklar, Halife Harun Reşid zamanında
büyük mumlar, sonraları da büyük kandiller yakılırdı. Daha sonra
bu kısım üzerine bina yapılmıştır. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak
Dini Kur'an Dili, İstanbul 1935,I 723)
Müzdelife ve orada bulunan Meş'aru'l-Haram hac menasikinin ifa
edildiği yerlerdendir. Kurban Bayramı akşamı sabahleyin şafağın
sökmesiyle güneşin doğması arasına Müzdelife'de bir an da olsa
durmak (vakfe yapmak) vacip, geceyi orada geçirmek sünnet, Meş'aru'l-Haram
denen Kuzah dağına gitmek ise müstehaptır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle
buyrulur: "Arafat'tan sel gibi akıp inerken Meş'ar-i Haram'da
Allah'ı zikredin." (Bakara: 198) Hadis-i Şerifte de şöyle
buyrulmuştur: "Kim bizim şu sabah namazımızda hazır bulunur,
biz ayrılıncaya kadar bizimle birlikte vakfe yapar ve daha önce
gece veya gündüz, Arafat vakfesini de yapmış durumda ise, onun
haccı tamam olur." (Tirmizi, Nesai)
Cabir b. Abdullah'tan rivayete göre, şöyle demiştir: "Rasulullah
(s.a.v.), Arafat'ta vakfeden, güneş batıp ayrıldıktan sonra Müzdelife'ye
geldi. Orada bir ezan ve iki kametle akşam ve yatsı namazlarını
birleştirerek kıldırdı. Bu iki namaz arasında tesbih getirmedi.
Sonra şafak sökünceye kadar yan üstü yattı. Sonra sabah namazı
vakti gelince bir ezan ve bir kametle sabah namazını kıldı. Sonra
devesi Kusva'ya binerek el-Meş'aru'l-Haram'a geldi. Kıbleye yöneldi,
Allah'a dua etti, tekbir ve tehlil getirdi, kelime-i tevhid okudu.
Ortalık iyice aydınlanıncaya kadar vakfeye devam etti. Güneşin
doğmasından önce oradan ayrıldı." (İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim,
İstanbul 1984,I , 352)
HACERÜLESVED
[Kâbe'nin güneydoğu köşesine tavafın başlangıç noktasını belirlemek
amacıyla yerleştirilen taş.]
el-Hacerü'l-Esved
terkibi Arapça'da "siyah taş" anlamına gelir. Yerden
1,5 m kadar yükseklikte bulunan, yaklaşık 30 cm. çapında ve yumurta
biçimindeki bu taşın siyaha yakın koyu kırmızı renkte olması sebebiyle
böyle adlandırıldığı anlaşılmaktadır.
Kaynaklar, Hacerülesved'in Hz. İbrahim tarafından Kâbe'nin inşası
esnasında tavafın başlangıç noktasını belirlemek amacıyla yerleştirildiği
konusunda ittifak etmekle birlikte bu taşın menşei, tarihçesi
ve mahiyeti hakkında, birçoğu zayıf isnatlara dayanan, bazıları
aynı zamanda sembolik bir anlam taşıyan çeşitli rivayetler nakledilmiştir.
(Ezrakî, I, 62-66, 322-329; Fakihî, I, 81-97; Süheylî, II, 270-275)
Bu rivayetlerde umumiyetle Hacerülesved'in cennetten indirildiği,
Nuh tufanı sırasında Ebu Kubes dağında korunduğu ve Hz. İbrahim'in
Kâbe'yi inşası esnasında oradan getirilerek yerine konulduğu ifade
edilmektedir.
İslamiyetten önce Araplar'ın Hacerülesved'e ayrı bir önem ve kutsiyet
atfetmeleri ve onu adeta Kâbe'nin kutsiyetinin sembolü saymaları,
bu taşın Hz. İbrahim'den itibaren devam edegelen hac ve tavaf
ibadetin önemli bir öğesi olmasının yanı sıra bu dönemde Araplar
arasında özellikle taşlara ve bu taşlardan yapılmış putlara tapınma
adetiyle de bağlantılı olmalıdır. Nitekim bu husus bir kısım Batılı
araştırmacıyı, Hacerülesved'in müşrik inancın bir parçası olabileceği
tarzında yanlış bir kanaate sevketmiştir. (Cevad Ali, VI, 436-437)
Kâbe'nin zaman içinde sel ve yangın gibi çeşitli afetlere ayrıca
insanların saldırılarına maruz kalmasının sonucunda Hacerülesved'de
bazı hasarlar ve parçalanmalar meydan gelmiş, ancak her defasında
bu parçalar büyük bir titizlikle yerlerine yapıştırılarak korunmaya
çalışılmıştır. İslam'dan önceki dönemde Huzâalılar tarafından
Mekke'den çıkarılan Cürhümlüler'in sakladığı Hacerülesved, uzun
süren aramalardan sonra bulunarak tekrar yerine konmuştur. Hz.
Muhammed henüz otuz beş yaşında iken Kâbe'nin inşası sırasında
Hacerülesved'in yerine yerleştirilmesi hususunda kabileler arasında
anlaşmazlık çıkmış, bu şerefli görevi hiçbir kabile diğerine bırakmak
istememişti. Bunun üzerine Kureyşliler'in en yaşlısı Ebu Ümeyye
b. Mugire'nin teklifiyle belirlenen bir yöntem sonunda hakem kabul
edilen Hz. Muhammed, Hacerülesved'i bir örtü içine koyarak bütün
kabile reislerinin iştirakiyle kaldırmış, yerleştirileceğin yerin
hizasına gelince de bizzat kendisi bu görevi yerine getirmiştir.
Fakihler, Rasul-i Ekrem ve ashaptan rivayet edilen uygulamalara
dayanarak (Buhari, Müslim) tavaf sırasında Hacerülesved'i sünnete
uygun şekilde ziyaret etmenin (istilam) ona el ile dokunup öpmekle
gerçekleştiği konusunda görüş birliği içindedir. Hacerülesved'i
istilam ederken tekbir getirilmesi (Buhari) de aynı gerekçe ile
müstehap sayılmıştır. Fakihlerin çoğunluğuna göre, tavafın her
şavtında yapılan istilam esnasında tekbir getirilirken eller havaya
kaldırılır. Malikî mezhebine göre ise bu gerekli değildir. Öpme
veya el ile dokunma suretiyle istilam etme imkanı bulunmadığı
veya bunun zor olduğu durumlarda uzaktan işaret ederek istilam
yapılabilir. Bunu yaparken avuç içleri Hacerülesved'e doğru kaldırılır
ve sanki taşa dokunuyormuş gibi hafifçe hareket ettirilir. Bu
hareketin ardından tekbir getirilerek avuç içi öpülür.
Tavafta izdiham olduğu zaman Hacerülesved'in öpülmesi veya ona
dokunulması için başkalarına eziyet edilmemesi gerekir. Bu durumda
uzaktan işaretle istilam etmek daha uygundur. Çünkü Hacerülesved'e
dokunmak sünnet, başkalarına zarar vermekten kaçınmak ise vaciptir.
Nitekim Hz. Peygamber, Vedâ haccının tavafında Hacerülesved'i
elindeki değnekle işaret ederek istilam ettiği gibi (Buhari, Müslim)
Hz. Ömer'i de insanlara eziyetten sakınarak uzaktan istilam konusunda
uyarmıştır.
Tavaf eden kişi Hacerülesved'i istilam sırasında herhangi bir
dua okuyabilir. Ancak Resul-i Ekrem'den ve ashaptan gelen bazı
rivayetlere (Fakihî, I, 97-110; Beyhakî, V, 79; Heysemî, III,
239-240) dayanan fakihlerin çoğunluğunda göre şu duanın okunması
müstehaptır. "Bismillahi va'llahu ekber. Allahumme imanen
bike ve tasdikan bi-kitabike ve vefaen bi-ahdike ve'ttibaan li-sünneti
nebiyyike Muhammedin sallallahu aleyhi ve selem" (Allah'ın
adıyla, Allah en büyüktür. Allahım! Sana inanmamın, kitabını tasdik
etmemin, ahdine vefa göstermemin ve peygamberin Muhammed'in sünnetine
uymamın bir işareti olarak [Hacerülesved'i istilam ediyorum] )
Tavafta başlama noktasını gösterme şeklindeki pratik faydası yanında
Hacerülesved'in bir de sembolik anlamı olup kaynaklara bununla
ilgili birçok rivayete yer verilir. Hz. Ali'den nakledildiğine
göre Hacerülesved, bezm-i elestte Allah'ın bütün insanlardan kendisini
rab olarak tanımları yönünde aldığı sözü içinde taşımakta olup
ondan, bu ahde vefa gösterenler lehinde kıyamet günü şahitlikte
bulunması istenecektir. (Erzakî, Süheylî) İbn Abbas'tan rivayet
edilen bir hadiste, Allah'ın kıyamet günü Hacerülesved'i getireceği
ve onun da hak üzere kendisini istilam edenlere şahitlikte bulunacağı
belirtilmiştir. (İbn Mace, Tirmizi) Diğer bir hadiste de, Hacerülesved'e
dokunan kimse rahmanının eline dokunmuş gibidir" denilmiştir.
(İbn Mace, Muttaki el-Hind) Kütüb-i Site dışındaki bazı hadis
kitaplarında Hacerülesved'in yeryüzünde Allah'ın sağ eli olduğu,
onun vasıtasıyla kulları ile musafaha ettiği, Hacerülesved'e dokunanın
Allah ile biat etmiş olacağı (Heysemî, Muttakî el-Hind) Hacerülesved
ve Rüknülyemanî'nin ahde vefa üzere kendilerini istilam edenlere
kıyamet günü şahitlik edeceği (Heysemî, Muttakî el-Hind) şeklinde
birtakım rivayetler yer almaktadır. Bir kısmı zayıf senedlere
dayanan bu rivayetlerin genelde hac, umre ve tavaf ibadetlerinin
önemini, bu arada Hacerülesved'in temsili anlamını vurgulamaya
yönelik ifadeler olarak yorumlanması daha isabetli görülmektedir.
Hacerülesved istilam edilirken okunan duada da onun bu sembolik
anlamına işaret vardır. Süheylî, aslında beyaz olan Hacerülesved'in
işlenen günahlar yüzünden karardığına dair hadisi (Müsned, Tirmizi)
yorumlarken Hacerülesved'de saklı ahdin insanın tevhide dayanan
asli fıtratı üzere doğduğunu belirtir ve Hacerülesved'in kararması
ile, ahde ve fıtrata aykırı davrananların bu ahdin mahalli olan
kalplerinin kararması arasındaki benzerliğe dikkat çeker. Hacerülesved'in
Kabe'de meydana gelen yangınlar veya Cahiliye devrinde müşriklerin
sürdükleri kan sebebiyle karardığına dair görüşler de bulunmaktadır.
Abdullah b. Ömer'in naklettiğine göre Hz. Peygamber bir defasında
dudaklarını Hacerülesved'in üzerine koyarak uzun süre ağlamış,
daha sonra dönüp Ömer'in de ağladığını görünce şöyle demiştir:
"Ya Ömer! Göz yaşları burada dökülür." (İbn Mace) Hz.
Ömer'in de Hacerülesved'le ilgili olarak, "Allah'a andolsun
ki senin zarar veya fayda vermeyen bir taş olduğunu biliyorum;
eğer Rasulullah'ı seni istilam ediyor görmeseydim ben de seni
istilam etmezdim." dediği bilinmektedir. (Buhari, Müslim)
Diğer bir rivayette ise Hz. Ömer'in Hacerülesved'i öptüğü ve,
"Rasulullah'ı seni öperken görmeseydim seni öpmezdim"
dediği kaydedilmektedir. (Buhari) Hz. Ömer bu sözü, insanların
putlara tapmaktan yeni kurtuldukları bir dönemde Hacerülesved'i
istilamı putperestlikle karıştırmalarını önlemek ve bu iki davranışın
mahiyet ve gaye bakımından birbirinden farklı olduğunu anlatmak
için söylemiş olmalıdır. (Muhibbuddin et-Taberî, s. 281) Tavaf
esnasında Hacerülesved'e dokunulması ve onun öpülmesi yönündeki
rivayetlerden, bu taşın kutsallığı veya Kabe'nin kutsiyetini temsil
ettiği şeklinde bir sonuç çıkarmak ve bu uygulamayı bizzat Hacerülesved'e
karşı bir saygı ifadesi olarak görmek doğru değildir. Hac ibadetindeki
birçok şekil ve merasim gibi bunun da Hz. İbrahim'in ve Rasul-i
Ekrem'in hatırasını canlandırma, haccı önemsemeyi ve Allah'ın
bu konudaki emrine boyun eğmeyi vurgulama, kulluk ve itaat gibi
ruhî ve derunî halleri zahirî bazı davranışlarla ifade etme gibi
sembolik ve taabbudî bir anlam taşıdığı söylenebilir.
|